Yaşamak, nefes almakla bilinir zaman zaman… Fakat her nefes alan yaşamaz çoğu zaman… Sınırını kişinin belirlediği bir kavramdır yaşamak. Çünkü kendimize bile yalan söylerken bizi ancak biz tanırız. Çoğu zaman kendimizden bile saklanırız.
Sizlere göre garibanının tekiyim. İtiraf ediyorum. İmkânsız hayallerim, saçma rüyalarım, birde kalemimden başka pek fazla malım mülküm yok. Benim dünyamda da bunlardan başka zenginlik yok… İstediğimi düşünebilir, istediğimi yerebilirim… Kim bana kendisini saatlerce anlatırsa, onun hakkında tam tersini düşünebilirim… Dedim ya benim dünyam burası. Dünyama hoş geldiniz…
Emsalsiz duraksız sokaklar arasında bir yerde kaybolmuşum… Kerpiç evlerin yanından ilerleyince az köşede ufak bir pazar yeri kurulu. Hemen ilerisindeki anfi tiyatro’da muazzam bir kalabalık duruyor… İlerliyorum arasına… En üst noktada sıraların arasında sakallı bir adam karşılıyor beni. Adının Sokrates olduğunu öğreniyorum. Ve başlıyoruz muhabbete. Milattan öncesi ve ben bir filozofmuşum… Böyle doğmuşum…
Biraz daha geliyorum öteye. Ötelemeye vaktim yok çünkü peşimiz kalabalık. Günahsız bir bebek ve anne var ortada. Onları korumalıyız. Bebek doğarken konuşmuş diyorlar, o devrin kocabaşları ise beklemede. Demek ki her devirde var bunlar azizim. Seneler gelip geçecek ve son bir akşam yemeğinde buluşacağız… O altın kâseyi masaya ben getirmiştim.
Çok uzun zamandır yürüyoruz. Atlarımızın suyu en son dereden beridir bitmeye yüz tutmuş. Ve yeni doğacak çocuğumuz için endişelenmekteyiz. Çamurlu yollar, taşlı vadiler, dalgalı denizler gördük. Bilmiyorduk bir tarihe tanıklık ettiğimizi. Tanıklıktan ziyade onu değiştirdiğimizi… Askerlerimiz yorgun düşse de kaçmak değildi bizimkisi… Belki kendi dönemimizin isyanını taşıyorduk. Bu Cermenlerde pek sevmedi sanırım bizi. Hâlbuki bizler pek beğenmiştik yeni evimizi…
Dünyaların efendisi, kurtuluşun habercisi… Mukaddes ayağınızın bastıkları toprağa bakmak, ona dokunmak ne yüce bir şan. Size uzanan eller, seni kötü anan diller mi var? Şehitlik ve can… Can denilen nedir ki iyilik olmayınca? Sen yoksan gömecekler bizi diri diri toprağa, efendimiz. Beni de götürünüz, götürünüz şahadet şerbetinden bir kase içmeye…
Bozkır arazisinde ırmak kenarında bir yerlerdeyim. Suya batıp çıkan ellerim bir asker üniforması tutuyor. Of, yok, yok. Bu olmadı işte. Hiçbir heyecanı yok ki bunun. Üniformam kirli kalsın. Baştan alıyorum;
Bozkır arazisinde ırmak kenarında bir yerlerdeyim. Suya doğru eğilen atımın yeleleri bir aslanın ki kadar gür. Her şeyden haberdar olamıyoruz ama yüreğimiz cesur. Komnenos, tam hatırlamıyorum adını bir adam bize doğru ilerlemekteymiş. Pek sevilmemekteyiz bu bölgelerde. Varlık mücadelesi içinde bizden korkuyorlar. Savaşmak kötüdür de ondan daha da kötü olan sataşmak değil de nedir? Verelim derslerini o halde…
Zaman mı? Oynatalım çarkı… İşte gidiyoruz yeniden… Kıpkızıl gökyüzünün altında muhteşem seyirlik bir manzara… İki tarafımız deniz, engellere gebe. Neler gördük neler duydukta karadan gemileri bir biz yürüttük. Ellerim bir parçası olmaktan mutlu yorgun argın. Yağlar kazıyor tepenin saçaklarına…
İsyancılık var bir kere kaderimizde… Engelleyen korkularımız, birde korkulardan arındıklarımız mevcut. Korkacak bir şeyi olmayanın gücünden sual olunur mu? Zulüm görüyoruz işte. Yeter dediğimiz nokta da çıkıyor dağlara isyankâr bir eşkıya… Kara peçe’nin ardından beklenilen siyah uzun boylu yağız bir delikanlı. Gencecik… Olaylarsa bilindik. Bu köyün ağası da zalim… Dünyada insan mal görmeye olsun kaybetmemek için neler kaybediyor. Kendisi de zaten pek karlı çıkmıyor… Seneler sonra haber aldık ki yalnız değilmişiz… Fransızlar isyan başlatmış.
Prestijli bir dünyanın ilk dönemecinde buharlı bir trenin kompartımanında dostlarımızla oturuyoruz. Aslında bize pek itimat etmiyorlar yine de ölümsüzlük adına savaş vermekteyiz. Başarılı veya başarısız olsak ta yine de hor görülmekteyiz. Hem de bilim yükseliyorken arzularımızın bir yüzyıl daha bekleyeceğini bilmeyerekten… Ortalık kan gölüne dönecek yakında. Hissediyoruz, biliyoruz ama konuşamıyoruz…
Çılgın gençlik… Yükselen insanlık. Peh! Hem de ne yükselme ki eskiyi bile özletecek… Fakat ben bilinçsizdim, hatırlamıyorum… Sızmışım… Pencereden dışarıya bakıyorum… Dün gece dolaştığımız Buick duruyor önümde. Metalik gri olduğunu fark etmemiştim. Yakında yine savaş çıkacak… Arkadaş, savaşsız bir dünya bile hayal edemiyoruz(!) Çok mu seviyoruz savaşmayı nedir… Birde seri katiller türedi son zamanlarda. Bu da moda oldu… Herkesin bir derdi var derler yar. Herkesin derdi kendiyle sanırsam… Neyse elimde kumanda ilk renkli televizyonumda ilk basket maçını izleyeceğiz birazdan arkadaşımla. O pek hoşlanmıyor ama ben seviyorum diye katlanıyor… Neyse başlıyor, tutmayın beni lafa…
Geldi geçti zaman… Bu kadar yaşanmışlık var ortada… Uyuyoruz bizlerde modaya… Miniler, medium’lar, jumbolar… Bakmayınız bana dostum bunlar modern zaman deyimleri(!) Cahiller(!) Gerçek zaman, elime tutuşturmuş bir kalem… Habire geveliyor bir şeyler. Pekte anlaşılmıyor, çıkmıyor sesi. Kâğıdın hışırtısı bile değişti artık… Tık tık…
Geldi çattı zaman… Hiçbiri değilim… Gelecek bir gün gelecek… Oraya da giderdik ama orada bulunmayacağım… Bu arada bir zaman nasıl çatar? O kadar zaman gezdikte çatamadı… Bence çatladı zaman… Kırdığı ise kalplerdi, yemeğiyse insan…
M. Ömer Tahir
20.08.2011

0 Yorumlar.